Ucuz Davetiye Burada - Kapıda Ödeme - Kargo Bedava
ÇB’de ara Google ile ÇB’de ara
  Önemli Bilgi
Ana Sayfam Yap
 Web Sitesi Referanslarımız 
 
 
  Hüsamettin Yılmaz  
 
  . Fikir Köşesi
  . Tüm Yazılar
  . Tüm Yazarlar
  . Yazarın Tüm Yazıları
  . Tüm Şiirler
 
  Geveze miyiz ne?
  Öyle insanlar vardır ki çok konuşmanın ötesinde öldüresiye konu...
  Yazının Devamı »
 
  Genetiği Bozulmamış Dostluklar...
  Dostlar ve dostluklar üzerine çok şeyler yazılmış, çizilmiştir. Badeh&u...
  Yazının Devamı »
 
  Altın Yapraklı Ağaçlar
  Bir yerde okudum hoşuma gitmiş not etmişim:“Bugün yolda bir ağaç gö...
  Yazının Devamı »
 
  İnce Hastalık
  Çiçero, hayatı şöyle özetlemiş: “Bir bahçen ve b...
  Yazının Devamı »
 
 
 
 
izlenme: 1921 
|
Eskiden Yaşanırdı
Fikir Köşesi Köşe Yazıları

Eskiden yaşanırdı. Oysa şimdi sadece yaşlanıyoruz. Bütün güzellikleri erteleyip, ıskalayıp yaşlanıyoruz.

Eskiden hayatın her anından lezzet alır zevk duyardık. Elem ve kederler dahi geçtikten sonra kendine has buruk da olsa tatlar bırakırdı ruhumuzun dimağında. Çevremizde olup bitenlerin farkında olur, insanları insani yönleriyle tanır, insan insana münasebetleri yaşardık. İş-güç, çalışma, geçim derdi, hanede evlad-u ayal yine vardı ve hayat şartları bugünden daha da çetindi. Yokluk vardı, kıtlık vardı, birçok imkânlardan mahrumduk. Ancak bütün bunlar bizi birbirimize bağlayan bağlardı. Aileler daha canlı, akraba bağları ve mahalle sakinlerinin ilişkileri daha sıkıca ve samimiydi.

Mesela;  akşamları komşu ziyaretleri olur maaile bir ev halkı komşu eve çıkartma yapardı. Bu ziyaret çat kapı olur, gösteriş, alâyiş, karşılama beklenmez belki son dakikalarda seğirten bir çocuk “bu akşam size geliyoruz” derdi. O kadar.  Kimseler evden kaçmayı, yokuz dedirtmeyi, müsait değiliz denli densizliği akıl etmez. Herkes misafir ağırlamayı şeref olarak kabul ederdi. Bu çıkartmadan beş on dakika evvel haber almak hazırlık için yeterdi. Zira ocağa çay koymak, sandalye üzerine minder yerleştirmek, sedir üstü şilteleri düzeltmek, halisinden bir Adapazarı süpürgesi ile ortalığı süpürmek yeterliydi. Zira insanlar ikrama, şatafata, alâyişe değil insan sıcaklığına, gönül dostluğuna ve samimiyete geliyorlardı. Ne gelen beklenti içindeydi ne de ev sahipleri gösteriş kurbanıydı.

Misafirler eve akın ettiklerinde zaferden dönen bir ordunun karşılanışı gibi heyecanla karşılanır, kucaklanır, oturacak yer gösterilir, yüzler neşe aynası olur karşılıklı sevgi teatisi ortamı sarardı.  Hoşbeşten sonra muhabbet mecrasını bulur evin kadınları kendilerine göre bir muhabbete, erkekleri hakeza bir derin muhabbete yelken açarlardı. Küçük çocuklar evin dört bucağını oyun bahçesine çevirir; aman şu biblo kırılır, bu aksesuar yamulur, şunu ellemeyin, buna dokunmayın mırıltıları bilinmezdi.

Kazara olabilecek durumlarda “komşu, cana gelmesin de mala gelsin, kırılanın parçasını ayrı koy, aman evladım sana bir şey olmamış ya” benzeri teselli ifadeleri ile nerdeyse ev sahibi mahcubiyet duyardı.

Çerezler, meyvalar dağıtılır, çaylar demlenir demli sohbetler doyumsuz lezzete dönüşür zaman ve mekân endişesi duyulmaz muhabbeti bölebilecek hemen hiçbir şey vukua gelmezdi. Şükür ki o vakitlerde cep telefonu denilen iptila henüz icâd edilmemiş, televizyon iblisi gulyabani gibi evlerimize çöreklenmemiş, bilgisayar onulmaz virüsleri ile insanlık damarlarımıza girip zehrini akıtmaya başlamamış ve hayat kaynağından aldığımız güç kanalları kurumamıştı.


Düğünlerimiz olurdu.

Düğünler genellikle mahalle kahvehanesi gibi bir mekân ayarlanarak orada icra edilir, bazen boş bir dükkân yeri veya inşaat halinde bir alan etrafı sergilerle örtülerek sandalye masa tefrişatıyla çeki düzen verildikten sonra hazır hale getirilirdi. Bazen de bunlara da gerek duyulmaz ev ve önünden geçen sokak en güzel düğün salonlarından daha güzel dayanıp döşenirdi. Tabureler, sandalyeler, briket üzerine uzatılan döşeme tahtaları en konforlu koltuklardan âlâ kabul görürdü. Düğün davetiyeleri tek tek dağıtılacaklar listesine eklenir, özenle üzerleri yazılır, büyük bir heyecanla bizzat ulaştırılırdı.   Bil cümle mahalle ve akraba düğüne iştirak ederdi. Kimler dersiniz? Arnavut Bakkal Ramazan ağabey, Kürt Bakkal Cemil, Düzceliler, Çankırılı Camcılar, Giresunlu Mehmet Ağabeyler, Yugoslav Muhaciri Ahmetler, Sivaslı komşularımız, Karslı inşaatçılar, Bulgar Muhaciri Osman Ağabeyler, Hafize teyzeler, Necati ağabey, Cemil ağabey, Sinoplular, Romen teyze,  Polis amca ve daha kimler kimler.? Düğün cemiyetleri büyük buluşma günü olurdu. Gençler, erkekler, çocuklar dışarıda düğün eğlencesine katılırken, genç kızlar, kadınlar, yaşlı teyzeler evde bu mahallenin ortak sevincine iştirak ederlerdi. Ev dediysek düğün sahibine ait daireden bahsetmiyoruz. Düğün sahibinin oturduğu apartmandaki tüm sakinler bu düğüne ev sahipliği yapardı.

Düğünlerin yemekli olanları vardı ki tam ziyafet olurdu. Sarmasından etlisine, kuru fasulyesinden, çorbasına, keşkeği, helvası, yoğurdu dahi düşünülür nerdeyse bir ayda yiyebileceğiniz çeşitlerin bütünü ve fazlası düğünde yapılırdı. Ne pet tabaklarda şeytan kaşıkları gibi plastik çatallar bilir ne de vıcık vıcık yağ damlayan tavuk döneri kolaycılığı.

Kim yapardı yemeği? Elbette mahallenin eli bıçak ve kaşık tutan ve elinin ayarıyla bilinen marifetçe temayüz etmiş hanım teyzeler, yengeler, ablalar yaparlardı.

Kim hangi yemekte daha maruf ve meşhur ise yazılı olmayan kurala göre o yemeği yapardı. Ve mahalleli bilirdi helvayı kim daha iyi kavurur, pilavı kim tutturur. Yoğurt için günler öncesinden sipariş verilir gün yaklaştıkça tembihat tekrarlanır, aynı zamanda, komşuya tereyağı ısmarlanır, yemekte kullanılacak bakliyat ve diğer malzeme ve zerzevat peyderpey kilere istif edilirdi. Bütün bunlar mahalleli arasında neşeli bir istişare, haberleşme, yardımlaşma ve elbirliği ile yapılırdı. Umur bilir güngörmüş mahallenin ağır ablaları “bir maslahatınız var mı?” sorusuyla durumu yoklardı. Ve insanlığın, muavenetin, tesanütün, maslahatın, mürüvvetin, meveddetin ne anlama geldiği biliniyordu o zamanlar.

Cenazelerimiz olurdu hep birlikte acılarımızın paylaşıldığı.

Kara haber duyulunca önce mahalleli ve yakında bulunan akraba eve doluşur peşinden uzakta bulunan akrabalar yetişirdi. Sanki bu insanların hiç işleri yokmuş zannederdiniz. Cenaze evi dolar ve boşalmazdı. Başka şehirdeki akrabalar en kısa zamanda hususi araçlara doluşup gelirdi. Artık o eve gelen giden belli olmaz hatta cenaze sahibi kimin olduğu da tam bilinmezdi.

Acı paylaşılır, hüzne ortak olunur, tesellide yarışılırdı. Beraber ağlanır, beraber hüzünlenilir, hayatın en kırılgan anı büyük bir hassasiyetle milim milim müşterek omuzlanırdı. Yapılacaklar tüm işler bir anda üstlenilir, cenaze teçhizi, tekfini, teşyiine ait vazifeler tabuta temas eden eller kadar sahip bulurdu. Acılı aileye yük hissettirilmemeye çalışılırdı. Cenaze sonrası konu komşu hamuşa gömülmez tepsiler, siniler, sofralar dolusu yemekler taşır en azından bir hafta on gün de olsa aileyi gözyaşıyla yoğrulmuş ekmek, acıyla pişmiş ekmek yemeden kurtarırdı. Akşamları mutlaka ev yeniden dolar, taşar ev sahiplerinin ilk şoku atlatacakları ana kadar tesliyede bulunurlardı. Okumalar yapılır firak ateşinin geçmesine, acıların unutulmasa da kabullenilmesine katkıda bulunurdu herkes yakın veya uzak akrabadan bir kısım, üç beş gün bu evde kalır, akrabalık karabetinin iktizasınca amel ederlerdi. Fakat aileye yük olunmazdı. Zira yakın komşular uzaktan gelen misafirleri ağırlamak üzere paylaşır evler barklar herkese açık hale getirilirdi ve bunlar hayatın insicamı içerisinde tabi davranışlar ve insan olmanın lazım-ı gayr-ı mufarıkıydı.


Akraba ziyaretlerimiz olurdu.

Doğduğu yerden ayrılıp doyduğu yeri tavattun eden niceleri gibi sıla-ı rahm veya sıladan yeni diyarlara ziyaretler düzenlenirdi. Şehirlerarası bu yolculuklarla babaannemin, halamın, dayılarımın, amcalarımın bizi ziyaretleri çocukluk hatıralarımın en silinmez güzellikleridir.

Gelenler mutlaka iki üç gün kalırlardı. Ev halkı bu misafirleri  “devlet kuşu” gibi kabul eder sevinçten eller ayaklara dolaşır ne yapılacağı şaşırılırdı… Yeme içmede israf ve gösterişe kaçınılmaz ama evin imkânları dâhilinde en okkalı ve hora geçen ikramlar “misafir on bereket ile gelir birini yer dokuzunu bırakır” denilerek ikram edilirdi. Hani nerdeyse evde olanları misafirin çantasına doldurup gönderecek kadar yürekler pır-pır çarpardı. Bu zamanlarda akşamlar unutulmaz, nice hatıraların tadat ve ortaya çıkmasına vesile olurdu. En güzel yataklar serilir, hiç kullanılmamış çarşaflar açılır, sandıktan yepyeni peşkirler çıkarılırdı. Bu aziz misafirlerin gelişini haber alan yakın civardaki akrabalar ve dahi komşular hacı ziyaretine gelir gibi o eve doluşur evin misafir sevincini artırırdı. Kimse kimseye yük olmaz hatta böyle bir düşünce şeytanın dahi aklına gelmezdi.

Misafir gelince aç mısın demek “ar” kabul edilirdi. Bütün kıt kanaat hayatına rağmen en büyük hazine olarak kanaat ve cömertliğinden taviz vermeyen rahmetli anacığım “Misafire aç mısın diye sorulmaz biz anamızdan böyle gördük derdi.”

Turşusundan, ev makarnasına, bir kenarda yığınla saklanan yufkalardan yaptığı böreğe, halis tavukların sahici yumurtasını kırıp saf tereyağı ile pişirdiği yumurtaya, bir çırpıda kaynattığı kır çiçeği kokulu tarhanaya kadar hemencecik sofra donatır anacığım. Sarıp sarmalanmış bir bohça açılıp üzeri bir parmak kaymak bağlamış yoğurdu itina ile taslara pay edip misafire ikram ederken yüzünde oluşan mübarek tebessümü hep hayretle seyretmiş ve yıllarca buna bir mana verememiştim. Sanki gizli bir mabet vardı evin bir yerinde ve görünmez eller oraya maide-i rahmandan erzak istif etmişti misafirler için. Çocukluk ihsasımla hiç eksilmediğine inanırdım bu erzakın.  Misafir gelir gelmez sofra kurulur bakkala-manava koşuşturma hoş karşılanmaz evdeki tedarik ve imkânlar değerlendirilirdi. Ve yine rahmet olsun, “Biz anamızdan böyle gördük denilirdi.”


Mesela biz giderdik misafirliğe akrabalarımızın yanına.

Otobüsün camına dayanır elektrik direklerinin ve ağaçların peşi sıra geriye düşüşlerini seyreder, yeşilin, sarının ve gökyüzünün maviliğinin enginliği içerisinde zaman yolculuğuna çıkmışım gibi hayal kurardım. Gittiğimiz yerde hiç eksilmeyen neşelerle ve sıcaklıkla karşılanırdık. Sofralar kurulur, dumanı üzerinde ev yapımı ekmekler bölünür sevgiyle, saygıyla karışık yenirdi.

Teyzem tahta bir iskeleyle samanlığa çıkar, samanların arasına sakladığı elmalardan, armutlardan bir sepet dolusu getirirdi kış mevsiminde.

Babaannem asırlık sandığını açıp itina ile istiflerini elden geçirir ve sotelediği naftalin kokulu akide şekerlerinden lokumlardan çıkartırdı. Dayımın hanımı üzerinde dumanları tüten koca bir sahanla karalâhana sarması çıkarırdı. Türk yengem (yerli manavlıktan kinaye) o daima güleç yüzü ile içimizi ısıtırdı, bir çırpıda sofra donatırdı. Büyük yengemiz nerdeyse sopa ile sofraya oturtacak kadar misafire ikrama şartlanmış cömertlik abidesiydi ki kurban bayramında 2-3 kurban sadece o evde kurulan sofralarda sabahtan akşama misafire ikram edilerek yedirilirdi.

Vaktimiz vardı cumalara giderdik; Yeni Cami’ye, Sultanahmet’e, Fatih’e, Eyüp Sultan’a.

Yeni Cami’ye cumadan birkaç saat önce gidilir biraz kuşlar, deniz, kalabalık ve vapurlar seyredilir namaz hazırlıkları yapıldıktan sonra en az bir saat önce camiye girilir yaz sıcağında serin bir cennet bahçesi serinliği ile serinlerken vaaz u nasihat veya tilavet i kuran ile ruhlarımız manevi ziyafet çekerdi.

Cuma çıkışı baharatçılar, çiçekçiler, kapalı çarşı ziyaret edilir, parkta helva ekmek veya peynir ekmekle domates ten oluşan lüks bir yemekle karın doyurulur üzerine cami çeşmesinden bir tas su içilirdi. Bazen sahaflarda çay içip kitap kokuları arasında tarihe yürür, eski Topkapı’daki çarşı pazara uğrar akşama doğru eve gelirdik.

Belki çok paramız yoktu, aklımız çok şeye ermiyordu. Modayı takip edemiyorduk. Muz aristokratların meyvesi, kahve elit sınıfın içeceği idi. Televizyon tek kanallı TRT’den ibaret ve siyah beyazdı. Ayakkabıları yılarca lastik giydikten sonra tanıdık. Yamalı pantolonlarımız, kolları aşınmış gömleklerimiz onurumuzdan hiçbir şey eksiltmemişti.

EZCÜMLE: “O zamanlar bu dünyanın insanları, şimdikinden daha çok eşya ve hâdiselerle içli-dışlı, varlıkla sarmaş-dolaş, tabiatla da cankardeş gibiydiler. Evlerinin, yurtlarının-yuvalarının, köylerinin-kasabalarının dört bir yanı tabiata açık, iklimleri her zaman ferahfezâ ve çevreleri de bir tabiat meşherinden farksızdı. O ev, o köy, o kasaba ve o şehirdeki insanlar o semavî ufukları, o pırıl pırıl duyguları ve maverâî ruhlarıyla içinde yaşadıkları bu dünyayı o kadar Cennet’e yakın görürlerdi ki, bir adım daha atsalar kendilerini onun içinde bulacak sanırlardı.”

Şimdi ise…

Şarkıdaki gibi “Her yer karanlık”. Çalışıyoruz, meşgulüz, kaçıyoruz, müsait değiliz, vaktimiz yok, evlad-u ayal, derdi maişet, faturalar, borçlar, kredi kartları, daha çok harcama arzularımız, ev eşyasına kutsiyet izafesi, televizyonla ayinleşme, cep telefonu ile zevke erme gibi anlaşılmaz bir keşmekeşin içinde çırpınıyoruz.

Şimdi…

Cenazeler dostlar alışverişte görsün misali zoraki yerine getirilebilen bir formalite haline geldi. Vakit darlığından veya haber alamadığımızdan ancak cenaze namazına yetişir, merhumun evini dahi bilmeyiz. Bilmeyiz ve zannederiz ki kimseye ihtiyaçları yoktur. Oysa herkes bizim gibi düşünmektedir.

Bir yolunu bulup defin için kabristana gidersek merhumun üzerine toprak atılırken “araba” muhabbeti çoktan koyulaşmış, geri dönüşte cemiyet dedikodularına geçilmiştir.

Düğünler statü göstergesi olduğundan rekabet ve güç gösterisi haline dönüştü. Davetiyeden salona her şeyde ne pahasına olursa olsun acımasız piyasa şartları uygulanır. Kuaföründen, fotoğrafçısına araba bagajına oturttuğumuz video kameramanından düğün arabasının fiyakasına kadar her şeyde başkasını ezme veya altta kalmamanın ince hesapları yapılmıştır günlerce. Düğüne herkes değil, hediye götürdüklerimiz ve getirmesi beklenenler davet edilir.

Misafirlikler…

Belirli şahıslar ve kayınvalide ile sınırlanmış ve muhabbetler yerini yan yana oturup televizyon izlemeye bırakmış veya beraber film seyredip, haber izleyip adam gibi konuşamadan gece yarısı yaptığımız, heba edilen sıkıcı sosyal münasebetlere dönüştü.

Aslında pek müsait değiliz,
Daha da aslı yaşamaya müsait değiliz.
Müsait olduğumuz yaşlanmak.
Tatsız, tuzsuz,
Yarış içinde
Kendimizle, her şeyle didişen,
Hiçbir şeyden lezzet alamayan
Homurtulu bir dünya.
Beton yığınlarına kaptırılmış mahallelerde
Üzerimize düşecek gibi yan bakan evlerin arasında
Kimi zaman gıpta kimi zaman kıskanma ile
Hırs, tamah, özenti içimizi kemirerek
Keşkelerin içimizde çığa dönüştüğü.
Şahsiyetin konjonktür hazretlerinin tezgahında budandığı
Bir garip dönem.

Rahmetli Anam “ahir zaman” derdi.
Bilmem çok mu karamsarım.

Yazılarla ilgili tüm hukuki sorumluluk yazıyı yazan kişiye aittir.
 
Eklenme Tarihi: 26/05/2010
 
 
geri dön
sayfa başı
tüm yazılar
yazdır
tavsiye et
|
 
Mine ÇAKIR: Nimetlerin İçinde Mutsuzluğu Yaşama...
Erdoğan GÜNEŞ: Sarıkamış'ta 90 Bin Şehit
Erdoğan GÜNEŞ: Sarıkamış Şehitleriniz Anarken
Mine ÇAKIR: Hataların Ardındaki Hikmetler
Mine ÇAKIR: Kuran'dan Ahlak Örnekleri
Mine ÇAKIR: Nasıl Olsa Gönlünü Alırım Mantığı
Erdoğan GÜNEŞ: Gülü Sevmiyorum - Bana Acı Vereceks...
Mine ÇAKIR: Ters Karaktere Sahip İnsanlar
Erdoğan GÜNEŞ: Türkçe Coşkusu
Erdoğan GÜNEŞ: Sınav Öncesi
Sedat Torlakcık : Çağdaş Bir Sivil Toplum Örgütünün K...
Ayça Kuzu (Yüksek Topuklar): 1 gün 48 saat olsun ben bunu istiyo...
Mine ÇAKIR: Dünya Bir Yolculuk Kur'an da Rehber
Ayça Kuzu (Yüksek Topuklar): Zaman Herşeyin İlacı...
Kenan TUNÇ: Annelerimizin Değerini Bilelim
Kenan TUNÇ: Yılın Annesi Onlar (Engelli Anneler...
Ayça Kuzu (Yüksek Topuklar): Çaycuma'da Hıdrellez Bir Başka Kutl...
Kenan TUNÇ: Bir Başkadır, Çaycuma Taşcılı’...
Erdoğan GÜNEŞ: İşci Bayramı
Ayça Kuzu (Yüksek Topuklar): Sevdiğim Çınarlar bir bir devriliyo...
Yazıya Yorum Bırakın
 
  SON EKLENEN YAZILAR
Nimetlerin İçinde Mutsuzluğu Yaşamak 01/04/2013
Sarıkamış'ta 90 Bin Şehit 10/01/2013
Sarıkamış Şehitleriniz Anarken 10/01/2013
Hataların Ardındaki Hikmetler 13/12/2012
Kuran'dan Ahlak Örnekleri 25/09/2012
Nasıl Olsa Gönlünü Alırım Mantığı 02/08/2012
Gülü Sevmiyorum - Bana Acı Verecekse 02/07/2012
Ters Karaktere Sahip İnsanlar 11/06/2012
Türkçe Coşkusu 10/06/2012
Sınav Öncesi 05/06/2012
Çağdaş Bir Sivil Toplum Örgütünün Kent Yaşamına Katkıları 30/05/2012
1 gün 48 saat olsun ben bunu istiyorum... 19/05/2012
Dünya Bir Yolculuk Kur'an da Rehber 18/05/2012
Zaman Herşeyin İlacı... 15/05/2012
Annelerimizin Değerini Bilelim 14/05/2012
Yılın Annesi Onlar (Engelli Anneleri) Olsun 11/05/2012
Çaycuma'da Hıdrellez Bir Başka Kutlanır. 10/05/2012
Bir Başkadır, Çaycuma Taşcılı’da HIDIRELLEZ 07/05/2012
İşci Bayramı 02/05/2012
Sevdiğim Çınarlar bir bir devriliyorlar... 22/04/2012
 
 
tüm yazılar
 
 
 
 
 
Yukarı Çık
       
 
 
 
Site Yönetimi: Çaycuma Baskı Dünyası - www.ucuzdavetiyeburada.com / Proje Başlangıcı : © 2009 - ∞